28 Şubat 2012 Salı

Köy Öğretmenliği






1.Köye valizlerinle gelirsin kalacak yer bulamazsın.

2.Güç bela bir yere yerleşirsin hiç biz düzenin yoktur.Valizden giyinirsin.

3.İhtiyaçlarını karşılaman için ilçeye gitmen gerekir.Günde tek sefer araba vardır.Köye eli kolu dönersin.Aldığın eşyaları tek kişilik merdivenden güç bela eve taşırsın.Bu arada anca tatillerde inebilirsin ilçeye.

4.Valizden kurtulacağını düşünerek bez dolabı kurmak büyük bir mutluluk verir taaa ki kurarken yırtılana kadar.

5.Bez dolapla bu işin olmayacağını anlarsın tek kişilik bir dolap alırsın onu minibüse yüklersin,ilçeden köye gelirken dolap minibüsün üstünden düşmesin diye neredeyse hatim indirirsin.

6.Dolap ve sen köye sağa sağlim geldiğinde tek kişilik buzlu merdivenden tek kişilik dolabı çıkarmak için onlarca akrobatik hareketler ve hamallıkla dolabı taşırsın.

7.Eşyalarını dolaba yerleştirdiğindeki mutluluk paha biçilemez.

8.Köydeki nadir kaloriferli evde oturduğun için mutlusundur.Ama kalorifer randımanlı yanıyorsa...

9.Yine ilçeye indiğinde ilk işin ufo tarzı ısıtıcı almaktır.

10.Ufo tarzı ısıtıcıyı büyük mutlulukla alırsın.Eve gelip yine aynı mutlulukla kurarsın taa ki ısıtıcı üçlüyü patlatana dek.Isıtıcı evin elektriğini kaldırmaz.Ayaklı ısıtıcı baş köşede süs olarak durur.

11.Her an suyun donma tehlikesi vardır tüm musluklar açık yatarsın su sesi uyuyan insan için büyük tehlikedir :)

12.Tüm köy su donmasın diye muslukları hep açık bıraktığı için suyun çoğu zaman akmaz :)

13.Su az geldiği için şohben çalışmaz.3 liraya aldığın kovaya su 1 gün öncesinden suyu biriktirirsin.5liralık metal ısıtıcıyla tam 1 saatte suyu ısıtır öyle duş alırsın.

14.Çamaşır makinasının giderinin de bağlı olduğu mutfağın gideri pislikten midir suyun donduğundan mıdır bilinmez tıkanır.

15.Çalışan çamaşır makinası atık suyu geri teper.Lavabo su dolar daha kötüsü mutfağı su basar.

16.Mutfaktaki suyu binbir zorlukla atarsın(1,5 litrelik pet şişeyi kesip onla boşalttım.).Aslında bu bile büyük mutluluk verir bu bahane ile mutfak temizlenmiştir.

17.Ama bu giderin tıkalı olduğu gerçeğini değiştirmez.Lavaboya tuz döküp üstüne kaynar su dökersin gider açılmaz,tuz ruhu dökersin açılmaz.Eski tip ısıtıcıyı giderin dibine koyup tam 5 saat gideri ısıtırsın gider açılmaz ama ne hikmetse 2 gün sonra bir şey olur gider açılır gibi olur.(Şu an lavaboya su döktüğümde yavaşta olsa gidiyor)

18.Tam aksilikler bitti derken okuldan eve dönerken abinin biri " Hocam sizin eve giden elektrik teli kopmuş." der.İçinden inşallah bizim evinki değildir diye dua edersin .Ama eve girdiğinde elektrik olmadığını anlayınca basarsın kalayı.

19. 15 mt antikrom kablo,pense,kontrol kalemi,ayakça(direğe çıkmak için kullanılan alet ) alırsın.Bu arada direkten eve kabloyu çekecek birini de zar zor bulursun eve getirirsin.O onarana kadar inşallah bir aksilik çıkmaz diye dua edersin.

20.Elektrik geldiğinde aşırı mutlu olursun.Bu arada eve yeni kablo çekildiği ve kablonun anti krom olduğu için ilk aldığın ufo vari ayaklı ısıtıcının artık çalışacağını hayal ederek mutlu olursun eve gelip çalıştırdığında ve üçlü prizin patlamadığını görünce sevinç çığlıkları atarsın.

21.Bakalım ne zaman bir aksilik çıkacak diye içinde hep bir şüphe taşırsın.

Evet bunlar sadece sorunlardan bir kaçı.Kimine göre küçük ama kimine göre büyük sorunlar.Tüm bunları dert ederek mutsuz olup köyde olduğuna lanet edeceğine,köydeki insanların doğallığı,yardımseverliği,en önemlisi de birşeyleri kendi başına sırtlayıp hallettiğin ve başardığın için mutlu olursun.

Hayatta mutluluk kadar mutluksuz da mevcut.Önemli olan hangi açıdan nereye baktığın ...

3 Ocak 2012 Salı

Ağustos Böceği İle Karınca




Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde,pireler berber iken develer tellal iken neyse lafı fazla uzatmayalım yıkık dökük bir teneke mahallesinde hayvanlar yaşarmış.Bu mahallede yaşayan insanlar ne kadar aç,sefil,yoksul ise mahallenin hayvanları da o kadar yoksulmuş.Kedisi,köpeği,tırtılı,kuşu,uğurböceği,yılanı,kaplumbağası,karıncası,ağustos böceği kısacası herkes sabah erkenden kalkıp başka mahallelere gidip,yiyecek arar,bulduğu yiyecekleri ise kendi mahallesindeki akrebe getirir,akrep de onlara karınlarını doyuracak kadar yiyecek verir,gerisini de zengin mahallelerindeki hayvanlara satarmış.Akrep o kadar sinsi o kadar kurnaz bir hayvanmış ki kimse ona ses çıkaramazmış. “ Ben olmazsam sizi koruyacak kimse olmaz.Tüm hayvanlar benim zehrimden korkuyor da yanınıza yanaşamıyor yoksa şimdiye çoktan midelerine inmiştiniz.Hem size iş de veriyorum,ne güzel çalışıyorsunuz.Hem boşa mı çalışıyorsunuz karşılığında yiyeceğinizi de veriyorum” diyerek tüm hayvanları kandırırmış.Gerçi ağustos böceği akrebe hep karşı gelirmiş ya kimse onun yanında olmadığı için tek başına bir şey de yapamazmış.

Akrebin oturduğu yerden para kazanması ağustos böceğinin çok gücüne gidermiş.Ama ağustos böceği arkadaşlarından hiç şikayet duymadığı için ses de çıkaramazmış.Yine yorucu bir günün akşamında mahalledeki tüm hayvanlar topladıkları yiyecekleri akrebe getirmişler.Akrebin yanından ayrılırken ağustos böceği karıncaya yanaşmış. “Karınca kardeş seninle konuşmak istediklerim var,biliyorum çok yorgunsun ama bana biraz zamanını ayırırsan çok memnun olurum” demiş.Karınca da “ tabi konuşabiliriz nasıl istersen”demiş.Ağustos böceği ile karıncanın fısıldaşmasını duyan akrep hemen korumaları olarak çalıştırdığı salyangozu karınca ile ağustosböceğini dinlemesi için görevlendirmiş.

Karınca ile ağustos böceği akrebin bu teneke mahallesindeki sarayından çıkarken ağustos böceği daha fazla dayanamamış. “Karınca kardeş,akrep bizi kendisi olmasa bizi koruyan biri olmaz diyerek korkutuyor.O olmazsa yaşayamayacağımızı söylüyor.Oysa biz onun için her gün sabah erkenden kalkıp bütün şehri gezip yiyecek topluyoruz ve hepsini akrebe getiriyoruz.O da bize sadece karnımızı doyuracak kadarını veriyor ve kalanını ise satıyor.Biz sadece karnımızı doyurabiliyoruz,peki o ne yapıyor görmüyor musun ,saraylarda yaşıyor ve bizim üstümüzden para kazanıyor.Asıl biz olmazsak o yaşayamaz.Gel bu işe artık son verelim.Bu mahalledeki en çalışkan hayvanlar bizleriz,en cesurları da bizleriz.Biz ses çıkarmazsak,dur demezsek kimse demez” demiş.Karınca ,ağustos böceğinin söylediklerini biraz düşünerek haklı bulmuş yanlız çok yorgun olduğunu belirterek yarın sabah tekrar konuşmak istediklerini söylemiş.Ağustos böceği karıncaya teşekkür ederek evine gitmek için ayrılmış.

Alıcıları sayesinde bu konuşmaları yüzlerce metre geriden duyan salyangoz bu haberi vermek için akrebin sarayına varmak üzereymiş bile.Hiç duraksamadan sürüne sürüne akrebin sarayına gitmiş ve olanları anlatmış kralına.Akrep salyangozu iyice dinledikten sonra yarın bir şeyler yapmanın çok geç olacağı kanısına varmış.Çünkü karınca ile ağustos böceği bu mahallede örnek alınan,sözü geçen hayvanlarmış.Akrep hemen salyangoza yarasanın hazır olması için emretmiş.Yarasa hemen gelivermiş krallarının huzuruna.Akrep yarasanın üzerine binip karıncanın yuvasına biran önce gitmesini emretmiş.Karınca uykusuna dalmadan gitmiş de.Hemen indirivermiş kralını yarasa tam da karıncanın yuvasının yanına.Akrep eliyle karıncanın yuvasına hafifçe dokunuvermiş.Karınca birden korkmuş bu büyük sarsıntıya.Tam da yatmak üzere olsa da korkup dışarı çıkmış.Dışarı çıktığında bir de ne görsün karşısında akrep .Akrep yüzündeki alaycı gülümsemeyle “ Hafifçe dokunmama rağmen o kadar korktun ki kendini hemen dışarı atıverdin.Halbuki istesem yuvanı başına yıkarım.Seni zehirlemekten söz etmiyorum bile.Sen olmasan burada yüzlerce hayvan var yani yüzlerce çalışanım.Kısacası sen olmazsan da ben yaşarım.Oysa biraz önce siz olmazsanız benim yaşayamayacağımı konuşuyordunuz ağustos böceğiyle.Artık böyle düşünmüyorsun değil mi karınca ? ” demiş karıncaya.Karınca bu tehditlere dayanamayıp başını öne eğerek sessiz kalmış.Akrep yetinmemiş,yüzündeki alaycı gülümsemeyi bırakıp ciddi bir ses tonuyla “Şimdi ağustos böceğinin yanına da gideceğim ama o senin kadar şanslı olamayacak tabi söylediklerimi kabul etmezsen sen de onun gibi şanssız olacaksın.Onu uyutacağım ,yarında diğer günlerde çalışmaya gitmeyecek,sonra çalışmadığı için aç kalacak ve senden yiyecek isteyecek sen de vermeyeceksin ve cezasını çekecek oldu mu “ diye eklemiş.Karınca istemese de “oldu” demekle yetinmiş.Akrep istediğini elde etmenin mutluluğuyla karıncanın yuvasından ayrılmış ve dediğini yapmış da.Sabah olup tüm hayvanlar çalışmaya gitmek için toplandığında aralarında ağustos böceği yokmuş.Ertesi sabah da yokmuş,ertesi sabah da ….

Aradan günler geçtikten sonra hayvanlar iyice merak etmiş ve kralın kapısını çalmışlar.Ağustos böceğini hiç görmediklerini ve merak ettiklerini söylemişler.Akrep sakin bir ses tonuyla “Ağustos böceği birkaç gün önce artık çalışmak istemediğini,kendi başının çaresine bakabileceğini,bana ihtiyacı olmadığını,ben olmadan da yaşayabileceğini söyledi.Ben madem bu kadar kararlısın ve iddialısın bakalım görelim dedim ve izin verdim ona.Ama madem hiç ortalıkta görünmüyor şimdi ben de merak ettim doğrusu ”demiş.Ve ağustos böceğini kontrol etmesi için salyangoz ve yarasayı görevlendirmiş.Hemen yola çıkan salyangoz ve yarasa sanki hiçbir şeyden haberleri yokmuşcasına acelece gitmişler.Herkes onları ağustos böceğinin yuvasına gitti diye sanarken onlar karıncanın yuvasına gitmişler.Karıncayı yuvasında bulup krallarının kendisine dedikleri senaryoyu oynamasını istemişler.Her şey krallarının anlattıkları gibi gerçekleşmiş olacakmış.Bir çatlak ses gelirse bu karıncanın hayatına mal olacakmış.

Çok geçmeden salyangoz ile yarasa geri dönmüşler krallarının sarayına.Ağlamaklı bir ses tonuyla “Kralım haberler kötü,ağustos böceği günlerce çalışmamış,yan gelip yatmış,çalışmadığı gibi gece gündüz saz çalmış eğlenmiş.Tabi yiyecek yemeği de olmayınca sürekli karıncadan istemiş.Karınca da ben çalışıyorum sen niye çaşlışmıyorsun.Bak ben çalışıyorum ve yiyeceiğmi çıkarıyorum sen çalışırsan pekala sen de yiyecek yemeğini çıkarırsın deyip yiyecek vermemiş.Karınca bunları söyledikten sonra hemen ağustos böceğinin evine gittik .Birde ne görelim.Ağustos böceği gerçekten de sonsuz uykuya dalmış.”demişler.Bütün hayvanlar hayretler içinde kalmış,kimisi şaşırmış ama çoğu da korkmuş.Bütün hayvanların dilindeymiş ağustos böceğinin yaptığı.Önce mahallede duymayan kalmamış ağustos böceğini sonra da diğer mahallelerde.Kısa süre içinde dilden dile,kulaktan kulağa,ağızdan ağza yayılmış ağustos böceğinin hazin hikayesi.Zamanın birinde bir ağustos böceği vardı hiç çalışmaz yan gelir yatardı diye anlatılır olmuş artık her yerde.

Nerede kalmıştık ?

Bir varmış bir yokmuş,zamanın birinde bir karınca ile bir ağustos böceği varmış …

27 Aralık 2011 Salı

Ordan Burdan 2





Marketten birşeyler aldığımda hesap cebimdeki bozuklarla tam olarak denkleşince öyle bir mutlu oluyorum ki.Para bozdurmamanın verdiği mutluluk da apayrı.

Milli piyango bileti satan iki biletçi yanyana duruyordu.İkisi de aynı şahsın biletleri.Birinde upuzun kuyruk var birinde ise hiç kuyruk yok.Kimse de sıra olmayan yere gitmeye yanaşmıyor.Bileti satan dayıya "Dayı burada bilet satılmıyor mu yoksa ,burada niye sıra yok ? " dedim."Kimse gelmezse sıra olmaz tabi ,gel ki sıra olsun ." dedi.Neyse her sene olduğu gibi çeyrek bilet aldım 1/10.000.000 olasılığa güvenerek.Parayı ödeyip arkamı döndüğümde geride on beş - yirmi kişi vardı.Dayının haklılığı bir yana neden hep topluluk psikolojisiyle hareket ediyoruz? Neden hep bir sürünün arkasındayız,neden diğer yolu hiç denemeyiz ?

Kibritçi kızın hikayesini okuyunca çoğumuz duygulanırız.Oysa hikayeyi sıcacık evlerimizde okumuşuzdur.


Otobüs yolculuklarında hep kitap okumaya niyetlenirim.Kitabı elime alırım da o sayfa bir türlü açılmaz.Çünkü insan uyanıkken kendiyle yüzleşmeye cesaret edemez.Oysa gece yolculukları bir başkadır.Uzaktan parıldayan ışıklar,yol kenarındaki evler.Çoğunun ışıkları kapalıdır da kimilerinin ki de açıktır.Cılızca yanar ışık.Ne hayatlar vardır bilmediğimiz kimi hasta bekliyordur kimi yeni gelmiştir işten bilinmez.

Bilmediğimiz bir yerde adres sorduklarında "Valla ben de bilmiyorum.Ben de buraların yabancısıyım." diyoruz.Adres sorana yardım edemediğimiz için üzülüyoruz biraz ama bazen cidden yabancısıyız bu dünyanın.

Hep diyoruz ki cep telefonu/bilgisayar/elektronik posta kısacası mektubu öldürdü diye.Oysa mektubu öldüren teknoloji değil bizleriz.Halen kırtasiyelerde kalem,kağıt satılıyor.Postahaneler ve postacılar yok olmuş değil.Biz zahmet edip yazalım ve postahaneye götürelim yeter.Onlar orada bekliyorlar ...

Bebeklerin yüzü hiç yalan söylemedikleri için mi bembeyaz ve tertemizdir yoksa bu dünyada henüz  pisliğe hiç şahit olmadıkları için mi ?

Gözyaşımız bile ayrı durmaya dayanamaz da çenemizde birleşir bir süre sonra.

Bildiğimiz çarpma işleminin yutan elemanıdır sıfır.Ya Harezmi olmasaydı ne yapardık ?

Saatlerimizi bilgisayar başında sosyal paylaşım sitelerinde geçiriyoruz da gittikçe asosyalleşiyoruz  gibi geliyor. Bu ne yaman bir çelişki ?

Bu satırları sonlandırırken Rise and Fall çalıyordu.Dinlenesi de var hani.

23 Aralık 2011 Cuma

Pi'ye Övgü




Üç bir yanın dört duvar arasına sığmaz.

Virgülden sonra sonsuz basamakların.

Hep çemberin çapına oranını vermek zorunda mısın ?

Peki seni üç aldıklarında hiç gücendiğin oldu mu ?

Söyle Pi kardeş nereden gelip nereye gidersin ?

Ya da söyleme sen bilirsin ...


13 Aralık 2011 Salı

Küçük Adam Büyük Hayaller





Sanki soğuktan kaçarmışcasına hava kararmadan bir gemi daha terk ediyordu Kirilov'u süzülerek.Bu küçük kasabadaki sessizliği onar ruble kazanmanın verdiği mutlulukla evlerine gitmek için birbirleriyle yarışan liman işçileri bozuyordu günün yorgunluğuna aldırmayarak.Ceplerinden çıkardıkları votkadan yudumlayarak ısınmaya çalışsalar da yırtık ve yamalı ceketinin ısıtamadığı küçük İvan diğerleri kadar şanslı değildi aslında.Soğuktan kızaran minik burnu ve buz tutan yanakları o kadar hissizleşmiş olacak ki on ruble kazanmanın mutluluğu okunmuyordu suratında.Küçük ve güçsüz omuzlarına binen ağır yük pek de etkilememişti İvan'ı.Koşar adımlarla terk ediyordu sanki limanı,karanlıktan da korkmuyordu oysa.Belki de konserve kutusundan bozma,kapağı bile olmayan kumbarasına kazandığı parayı atmak için acele ediyordu kimbilir ya da kendisi ve annesine birkaç gün yetecek kadar patetes ve birkaç dilim alabilmek için karanlık basmadan.Küçük adam büyük adımlarla evin yolunu yarılarken nefes aldıkça ciğerleri yakan puslu soğuk hava gittikçe hissizleştiriyordu nasır tutmuş parmaklarını da.Beş rubleyle ancak kendilerine iki gün yetecek yiyecek ve iki dilim ekmek alabilmişti İvan.Eve ulaştığında annesi sadece bir kova dolusu odanla tutuşturulmuş cılız ateşin başına aldı İvan’ı.Cılız ateşin karşısında ısınmaya çalışan küçük adam sıcağa da direniyordu aslında hissizlikten kaynaklanan yüzündeki belirsiz ifadeyi devam ettirerek.Çok geçmeden annesiyle birlikte,ayakta durmaya çalışan küçük tahta masanın üstündeki yiyeceklerle doyurmaya çalıştılar karınlarını.Hızlı yendiği için değil de yiyecek fazla bir şeyin olmadığı için kısa süren yemek faslının bitip yatma vaktinin geldiğini sönmeye yüz tutan zaten çok fazla ısıtmayan güçsüz ateş  haber veriyordu.Kendisi kadar “şanslı” olmayan insanlar için para biriktirdiği kumbaraya alışverişten arta kalan beş rubleyi attı İvan yatmadan önce.Ne sönmeye yüz tutan ateş ne de ceketinden biraz da ha kalın yorgan ısıtabilirdi soğuk yatağında İvan’ı her şeyin para etmediğini,herkesin eşit şartlara sahip olduğunu ve kendisinden daha “şanssız”lar için yapmak istediklerini umut etmenin ısıttığı kadar.Uykuya dalmadan önce yüzündeki hissiz ifadeyi hafif bir tebessüm bozdu İvan’ın.Belki yarın yine bir gemi gelirdi Kirilov’a ve hayallerine on ruble daha yaklaşırdı İvan.

5 Aralık 2011 Pazartesi

Gecikmiş Bir Özür !

 
    Aslında bu satırları uzun zamandır yazmayı düşünüyorum,yazmalıydım da ... Epeydir bloga yazamıyorum.Fırsat buldukça giriyorum ama yazı yazacak kadar geniş bir zaman bulduğum söylenemez.Gerçi her ne kadar kimse bundan şikayet etmese de :) belki hiç ummadığım zamanlarda hiç bilmediğim insanlar yazıları okuyor.Okumasa da inanıyorum okuyacak elbet.

    Her fırsatta giriyorsun da neden yazı yazmıyorsun dediğinizi -hiç kimse demiyorsa da buna da inanıyorum birileri elbet diyecek- duyar gibiyim.En başından beri yazılarımın niceliğine değil hep niteliğine önem verdim.Hayat  insanı bir yerlere sürüklüyor derler ya pek kulak asmazdım bu söze.Lakin öyle.Hem sürüklüyor hem de bu sırada sen birilerini ya da bir şeyleri ya ihmal ediyorsun ya da ihmal etmek zorunda kalıyorsun.

  Bugün okuduğum bir kitapta yazar aynen şöyle diyor : " Eğer yazı yazarken çayınızı sıcak içebiliyorsanız o yazdıklarınızı yırtıp atın." Ben buraya yazı yazarken çayımı hiç sıcak içemedim.Hatta kimi zaman yanımda bardak olduğunu unutup devirdiğim zamanlar oldu.Ne kadar anlatabildim bilemiyorum ama buraya yazı yazmak benim için bu kadar önemli.

  Bu diyarı uzun zamandır ihmal ettiğim için özür dilerim.Sağlıcakla ...

1 Kasım 2011 Salı

Ordan Burdan ...







Kaşarlı poğoçanın içinden kaşar, patatesli poğoçanın içinden patates çıkınca nasıl da seviniyor insan.



Peynirli,kaşarlı,patatesli poğoçanın içindeki malzemeler hep karışmış biçimde dururken neden zeytinli poğoçanın içindeki zeytinler halka halka dilimlenip atılır ki ? Zeytini neden püre yapıp koymazlar ki ?



Kafayı poğoçayla bozduğumu düşünebilirsiniz ama öğrencilik hayatında her öğün poğoça yiyince insanda iz bırakıyor.



Yolculukta karşıdan gelen arabanın rengini tahmin etmeyeli çok zaman oldu.Çocuktum o zamanlar herşey çok daha güzeldi ya da çocuk aklımla hep bana öyle gelirdi.



Mantıken birbirine çok benziyor ama bowling hiçbir zaman dalyenin tadını vermiyor,vermeyecek de ...



Ne zaman bir kırtasiyeye girsem gözüm ilkokul sıralarında kullandığımız fasulyeleri arıyor.Halen şehrin birinde küçük ve defter kokan kırtasiyede o bildiğimiz haliyle plastik kutusunda satılıyor mudur acaba ?




Yüzümüze gülen insanlar arkamızdan neler çeviriyor.Büyüdük halen zıldırzımba oynuyoruz ...






Kokulu silgimin kokusunu hep koklaya koklaya bitirdiğimi sanırdım küçükken.Saflık işte.Keşke hep bu saflıkta kalsaydık belki dünya daha az kirlenmiş ve daha çok yaşanabilir olurdu.



Cep telefonu icat edilmeden önce verdiğimiz sözleri daha çok tutuyorduk sanki ...



Hepimiz flütü burnumuzla çalmayı denemişizdir.Kendimizi kandırmayalım :)



Herhangi bir cihaz alırken çalışıyor mu yoksa bozuk mu diye kontrol ederiz de hesap makinesi alırken neden doğru hesaplıyor mu diye kontrol etmeyiz ? Hesap makinesine mi çok güveniyoruz yoksa ? Ayrıca şimdi farkettim de hesap makinesi alırken demişim.Bir insan hayatında kaç kere hesap makinesi alır ki  sanki ?  :)



Ben bu satırları sonlandırırken No Promises çalıyordu.Manidar bir cümleyle veda edeyim.Kimin garantisi var ki şu fani dünyada ?  Tekrar görüşmenin garantisini ver(e)meyerek esenlikler diliyorum...